Göktepelidemirel

NAZIM HİKMET

NAZIM HİKMET'TEN ŞİİRLER  
 
 
 
   
   
 
   
 
   
 
   

Açların Gözbebekleri

De
ğil birkaç
            değil beş on
                      otuz milyon
                                            aç
                                                   bizim!

Onlar
           bizim!
Biz
              onların!
Dalgalar
                  denizin!
Deniz
                   dalgaların!

De
ğil birkaç
            değil beş on
                    30.000.000
                             30.000.000!
A
çlar dizilmiş açlar!
Ne erkek, ne kad
ın, ne oğlan, ne kız
s
ıska cılız
          eğri büğrü dallarıyla
                          eğri büğrü ağaçlar!
Ne erkek, ne kad
ın, ne oğlan, ne kız
                                     açlar dizilmiş açlar!

Bunlar!
Y
ürüyen parçaları
o kurak
               toprakların!

Kimi
       kemik
                dizlerine vurarak
                                    yuvarlak
                                           bir karın
                                                        ta
şıyor!

Kimi
  
        deri... deri!
Yaln
ız
           yaşıyor
                        gözleri!
Uzaktan
simsiyah sivrili
ği
nokta nokta uzay
ıp damara batan
kocaman bal
ı bir nalın çivisi gibi
deli g
özbebekleri,
                          gözbebekleri!
Hele bunlar
hele bunlarda
öyle bir ağrı var ki,
bunlar
             öyle bakarlar ki!...
A
ğrımız büyük!
                            büyük!
                                          büyük!
Fakat  
artık imanımıza inemez tokat!
Demirleşti ba
ğrımız,
çünkü ağrımız
                            30.000.000
                                  deli gözbebekleri!
                                                   Gözbebekleri!
Ey
beni
a
ğzı açık
dinleyen adam!
Belki arkamdan bana
bu kalbini
hayk
ırana
              "kaçık"
                    diyen adam!
Sen de e
ğer
ötekiler
         gibi kazsan,
                bir mana
                         koyamazsan
                                         sözlerime
bak bari gözlerime;
bunlar:
Deli gözbebekleri!
                        Gözbebekleri! 

Nazım Hikmet Ran





















 

 

Ayağa Kalkın Efendiler

Behey! kaburgalarında ateş bir yürek yerine  
idare lambas
ı yanan adam!  
Behey armut satar gibi
  
san'atı okkayla satan san'atkar!
  
Etti
ğin kar  
    kalmayacak yanına!  
soksan da kafanı dükkanına,  
dükkanını yedi kat yerin dibine soksan;  
yine ate
şimiz seni  
ya
ğlı saçlarından tutuşturarak  
bir t
ürbe mumu gibi damla damla eritecek!  
Çek elini san'atın yakasından  
                          çek!  
                            Çekiniz!  

Bıyıkları pomadlı ahenginiz  
süzüyor gözlerini hala  
      koyda çıplak yıkanan Leyla'ya kar
şı!  
Fakat bug
ün  
       ağzımızdaki ateş borularla  
çalınıyor yeni san'atın marşı!  
Yeter art
ık Yenicami tıraşı,  
                          yeter!  
Aya
ğa kalkın efendiler...

 

 



Nazım Hikmet























Dağlarda tek
tek
ate
şler yanıyordu.
Ve y
ıldızlar öyle ışıltılıöyle ferahtılar ki
sayak kalpakl
ı adam
nas
ıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
g
üzel, rahat günlere inanıyordu
ve g
ülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
birden bire be
ş adım sağında onu gördü.
Pa
şalar onun arkasındaydılar.
O, saati sordu.
Pa
şalar `üç' dediler.
Sar
ışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi g
özleri çakmak çakmaktı.
Y
ürüdü uçurumun kenarına kadar,
e
ğildi durdu.
B
ıraksalar
ince uzun bacaklar
ıüstünde yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe'den Afyon Ovası'na atlayacaktı.


Nazım Hikmet























Bulutlar Adam Öldürmesin

Analardır adam eden adamı
aydınlıklardır önümüzde gider.
Sizi de bir ana do
ğurmadı mı?
Analara k
ıymayın efendiler.
          Bulutlar adam öldürmesin.

Ko
şuyor altı yaşında bir oğlan,
u
çurtması geçiyor ağaçlardan,
siz de böyle ko
şmuştunuz bir zaman.
Çocuklara kıymayın efendiler.
          Bulutlar adam öldürmesin.

Gelinler aynada sa
çını tarar,
aynan
ın içinde birini arar.
Elbet b
öyle sizi de aradılar.
Gelinlere k
ıymayın efendiler.
          Bulutlar adam öldürmesin.

İhtiyarlıkta aklına insanın,
tatl
ı anıları gelmeli yalnız.
Yaz
ıktır, ihtiyarlara kıymayın,
efendiler, siz de ihtiyars
ınız.
          Bulutlar adam öldürmesin.

Şubat 1955

Nazım Hikmet

       



















Başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz,
Ben bir ceviz a
ğacıyım Gülhane Parkı'nda,
Budak budak,
şerham şerham ihtiyar bir ceviz.
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.

Ben bir ceviz a
ğacıyım Gülhane Parkı'nda.
Yapraklar
ım suda balık gibi kıvıl kıvıl.
Yapraklar
ım ipek mendil gibi tiril tiril,
Kopar
ıver, gözlerinin, gülüm, yaşını sil.
Yapraklar
ım ellerimdir, tam yüz bin elim var.
Yüz bin elle dokunurum sana,
İstanbul'a.
Yapraklar
ım gözlerimdir, şaşarak bakarım.
Y
üz bin gözle seyrederim seni, İstanbul'u.
Y
üz bin yürek gibi çarpar, çarpar yapraklarım.

Ben bir ceviz a
ğacıyım Gülhane Parkı'nda.
Ne sen bunun fark
ındasın, ne polis farkında.

01.07.1957


Nazım Hikmet

     

















Çocuklarımıza Nasihat

Hakkındır yaramazlık.
Dik duvarlara tırman
                    yüksek a
ğaçlara çık.
Usta bir kaplan
                        gibi kullansın elin
yerde yıldırım gibi giden bisikletini..
Ve din dersleri hocasının resmini yapan
            kur
şunkaleminle yık
            Mızraklıİlmihalin
                        yeşil sarıklı iskeletini..
Sen kendi cennetini
                kara topra
ğın üstünde kur.
Co
ğrafya kitabıyla sustur,
seni "Hilkati
Âdem"le aldatanı..
Sen sade topra
ğı tanı
                         toprağa inan.
Ayırdetme
öz anandan
                            toprak ananı.
Topra
ğı sev
                    anan kadar...

1928

Nazım Hikmet

 




















Davet


Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
Akdenize bir kısrak ba
şı gibi uzanan
Bu memleket bizim!

Bilekler kan i
çinde, dişler kenetli
ayaklar
çıplak
Ve ipek bir hal
ıya benzeyen toprak
Bu cehennem, bu cennet bizim!

Kapansın el kapıları bir daha açılmasın
yok edin insanın insana kullu
ğunu
Bu davet bizim!

Ya
şamak bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine
Bu hasret bizim!


Nazım Hikmet

      


















Erzurum ve Sivas Kongreleri

Biz ki İstanbul şehriyiz,
i
şte, arzederiz halimizi
T
ürk halkının yüce katına.
Mevsim yazd
ır,
919'dur.
Ve te
şrinlerinde geçen yılın
dört düvele teslim ettiler bizi,
gözü kanlı dört düvele
anadan do
ğma çırılçıplak.
Ve kurumu
ştu
ve kan i
çindeydi memelerimiz.

Biz ki
İstanbul şehriyiz,
Frans
ız, İngiliz, İtalyan, Amerikan
bir de Yunan,
bir de zavall
ı Afrika zencileri
yer bitirir bizi bir yandan,
bir yandan da kendi köpek döllerimiz:
Vahdettin Sultan,
ve Damat Ferit
ve
İngiliz muhipleri
ve Mandac
ılar,
Biz ki
İstanbul şehriyiz,
y
üce Türk Halkı,
malumun olsun
çektiğimiz acılar...
...
...
Erzurum'da on d
ört gün sürdü Kongre:
orda, mazlum milletlerden bahsedildi
bütün mazlum milletlerden
ve emperyalizme kar
şı dövüşenlerinden onların.

Orda, bir
Şurayı Milli'den bahsedildi,
İradei Milliyeye müstenit bir Şurayı Milli'den.
Buna ra
ğmen
"Asi gelmeyelim" diyenler vard
ı,
"makam
ı hilafet ve saltanata."
Hatta casuslar vardı içerde.
Buna ra
ğmen
"B
ütün akşamı vatan bir kuldur" denildi.
"Kabul olunmaz," denildi,
"Manda ve Himaye..."
Buna ra
ğmen
İstanbul'da birçok hanımlar, beyler, paşalar,
T
ürk halkından kesmişlerdi umudu.
Ya
ğdırıldı telgraflar Erzurum'a:
"Amerikan mandası altına girelim," diye.
"
İstiklal, diyorlardı, şayanı arzu ve tercihtir, amma
bug
ün bu, diyorlardı  mümkün değil,
birka
ç vilayet, diyorlardı, kalacak elde,
şu halde, diyorlardı, şu halde,
Memaliki Osmaniye'nin c
ümlesine şamil
Amerikan mandaterliğini talep etme
ği
memleketimiz i
çin en nafi
bir
şekli hal kabul ediyoruz."
FAKAT BU
ŞEKLİ HALLİ KABUL ETMEDİ ERZURUMLU.
ERZURUM'UN KI
ŞI ZORLUDUR, BALAM,
BUZ TUTAR Y
İĞİTLERİN BIYIĞI.
ERZURUM'DA KASKATI, D
İMDİK OLUR ADAM,
KABULLENMEZ YILGINLI
ĞI...

İstanbul'da hanımlar, beyler, paşalar,
t
ül perdeler, kravatlar, apoletler, şişeler,
çıtı pıtı dilleri ve pamuk gibi elleri
ve bi
çare telgraf telleri
devretmek i
çin Amerika'ya Anadolu'yu
şöyle diyorlardı Erzurum'dakilere:
"Bizi bir ba
şımıza bıraksalar,
tarafgirlik, cehalet
ve çok konu
şmaktan başka müspet
bir hayat kuramay
ız.
İşte bu yüzden Amerika çok işimize geliyor.
Filipin gibi vah
şi bir memleketi adam etti Amerika.
Ne olacak,
Biz de on be
ş, yirmi sene zahmet çekeriz,
sonra Yeni D
ünya'nın sayesinde
İstiklali kafasında ve cebinde taşıyan
bir T
ürkiye vücuda geliverir.
Amerika, i
çine girdiği memleket ve millet hayrına
nas
ıl bir idare kurduğunu
Avrupa'ya g
östermek ister.
Hem art
ık işi uzatmağa gelmez.
Çok tehlikeli anlar yaşıyoruz.
Serg
üzeşt ve cidal devri geçmiştir:
Türkiye'yi geni
ş kafalı birkaç kişi belki kurtarabilir."
...
...
...
Ve b
öylece, bin dereden su getirdi İstanbul'dan gelen zevat.
Sivas, manday
ı kabul etmedi fakat,
"Hey gidi deli g
önlüm,"
dedi,
"Ak
ıllı, umutlu, sabırlı deli gönlüm,
ya
İSTIKLAL, ya ölüm!"
dedi.


Nazım Hikmet

        


















Güneşi İçenlerin Türküsü

Bu bir türkü:-
toprak çanaklarda
güne
şi içenlerin türküsü!
Bu bir
örgü:-
alev bir sa
çörgüsü!
                         kıvranıyor;
kanlı; kızıl bir meş'ale gibi yan
ıyor
                                      esmer alınlarında
                          bakır ayaklarıçıplak kahramanların!
Ben de g
ördüm o kahramanları,
ben de sard
ım o örgüyü,
ben de onlarla
                     güneşe giden
                                        köprüden
                                               geçtim!
Ben de i
çtim toprak çanaklarda güneşi.
Ben de s
öyledim o türküyü!

Y
üreğimiz topraktan aldı hızını;
alt
ın yeleli aslanların ağzını
                                        yırtarak
                                              gerindik!
Sıçradık;
            
şimşekli rüzgâra bindik!.
Kayalardan
            kayalarla kopan kartallar
çırpıyor ışıkta yaldızlanan kanatlarını.
Alev bilekli süvariler kamçılıyor
                            
şaha kalkan atlarını!
  
                    Akın var
                                güneşe akın!
                        Güneşi zaptedeceğiz
                                güneşin zaptı yakın!
  
şmesin bizimle yola:
evinde a
ğlayanların
                            göz yaşlarını
                                        boynunda ağır bir
                                                                zincir
                                                                    gibi taşıyanlar!
B
ıraksın peşimizi
            kendi yüreğinin kabuğunda yaşayanlar!

İşte:
        şu güneşten
                        düşen
                               ateşte
                                    milyonlarla kırmızı yürek yanıyor!

Sen de çıkar
ğsünün kafesinden yüreğini;
şu güneşten
                düşen
                        ateşe fırlat;
y
üreğini yüreklerimizin yanına at!
  
                          Akın var
                                  güneşe akın!
                          Güneşi zaptedeceğiz
                                  güneşin zaptı yakın!
  
Biz topraktan, ate
şten, sudan, demirden doğduk!
G
üneşi emziriyor çocuklarımıza karımız,
toprak kokuyor bak
ır sakallarımız!
Neş'emiz s
ıcak!
                kan kadar sıcak,
delikanl
ıların rüyalarında yanan
                                               " o an"
                                                    kadar sıcak!
Merdivenlerimizin
çengelini yıldızlara asarak,
ölülerimizin başlarına basarak
                                            yükseliyoruz
                                                        güneşe doğru!

Ölenler
        döğüşereköldüler;
                              güneşe gömüldüler.
Vaktimiz yok onların matemini tutmaya!
  
                          Akın var
                                      güne
şe akın!
                          Güneşi zaaaptedeceğiz
                                      güneşin zaptı yakın!
  
Üzümleri kan damlalı kırmızı bağlar tütüyor!
Kal
ın tuğla bacalar
                    kıvranarak
                                ötüyor!
Hayk
ırdı en önde giden,
                            emreden!
Bu ses!
        Bu sesin kuvveti,
                             bu kuvvet
yaralı aç kurtların gözlerine perde
                                                     vuran,
onları oldukları yerde
                                durduran
                                      kuvvet!
Emret ki ölelim
                   emret!
Güne
şi içiyoruz sesinde!
Co
şuyoruz,
           coşuyor!..
Yang
ınlı ufukların dumanlı perdesinde
m
ızrakları göğü yırtan atlılar koşuyor!
  
                           Akın var
                                       güneşe akın!
                           Güneşi zaaaaptedeceğiz
                                       güneşin zaptı yakın!
  
  
Toprak bakır
            gök bakır.

Hayk
ır güneşi içenlerin türküsünü,
Hay-k
ır
        Haykıralım!

1924


Nazım Hikmet

     


















Kadınlar

Ve kadınlar,
bizim kadınlarımız:
korkunç ve mübarek elleri,
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yarimiz
ve sanki hiç ya
şamamış gibi ölen
ve sofram
ızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen
ve da
ğlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, t
ütünde, odunda ve pazardaki
ve karasabana ko
şulan
ve a
ğıllarda
ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak, a
ğır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
kad
ınlar,
bizim kad
ınlarımız

Nazım Hikmet

   


















Karlı Kayın Ormanında

Karlı kayın ormanında
yürüyorum geceleyin.
Efkârlıyım, efkârlıyım,
elini ver, nerde elin?

Ayışığı renginde kar,
ke
çe çizmelerim ağır.
İçimde çalınan ıslık
beni nereye
çağırır?

Memleket mi, y
ıldızlar mı,
gen
çliğim mi daha uzak?
Kayınların arasında
bir pencere, sarı, sıcak.


Ben ordan ge
çerken biri:
"Amca, dese, gir içeri."
Girip yerden selâmlasam
hane içindekileri.

Eski takvim hesabıyle
bu sabah ba
şladı bahar.
Geri geldi Memed'ime
yollad
ığım oyuncaklar.

Kurulmam
ış zembereği
k
üskün duruyor kamyonet,
y
üzdüremedi leğende
beyaz kotras
ını Memet.

Kar tertemiz, kar kabarık,
yürüyorum yumu
şacık.
D
ün gece on bir buçukta
ölmüş Berut, tanışırdık.

Bende boz bir hal
ısı var
bir de kitab
ı, imzalı.
Elden ele ge
çer kitap,
daha y
üz yıl yaşar halı.

Yedi tepeli
şehrimde
b
ıraktım gonca gülümü.
Ne
ölümden korkmak ayıp,
ne de dü
şünmek ölümü.

En acayip g
ücümüzdür,
kahramanl
ıktır yaşamak:
Öleceğimizi bilip
öleceğimizi mutlak.

Memleket mi, daha uzak,
gen
çliğim mi, yıldızlar mı?
Bayramo
ğlu, Bayramoğlu,
ölümden öte köy var mı?

Geceleyin, karl
ı kayın
orman
ında yürüyorum.
Karanlıkta etrafımı
gündüz gibi görüyorum.

Şimdi şurdan saptım mıydı,
şose, trenyolu, ova.
Yirmi be
ş kilometreden
p
ırıl pırıldır Moskova...

Moskova 14.03.1956


Nazım Hikmet

     



















Kerem Gibi

Hava kurşun gibi ağır!!
Ba
ğır
        ba
ğır
                bağır
                        bağırıyorum.
Ko
şun
         kurşun
                erit-
                    -meğe
                            çağırıyorum...

O diyor ki bana:
- Sen kendi sesinle k
ül olursun ey!
                                                Kerem
                                                     gibi
                                                          yana
                                                                yana...
"Deeeert
             çok,
                 hemdert
                         yok"
Yürek-
        -lerin
kulak-
        -ları
              sa
ğır...
Hava kur
şun gibi ağır...

Ben diyorum ki ona:
- K
ül olayım
                   Kerem
                        gibi
                              yana
                                    yana.
Ben yanmasam
                  sen yanmasan
                             biz yanmasak,
                             nasıl
                                   çıkar
                                          karan-
                                                  -lıklar
                                                      aydın-
                                                              -lı
ğa..

Hava toprak gibi gebe.
Hava kurşun gibi ağır.
Ba
ğır
        bağır
                bağır
                        bağırıyorum.
Ko
şun
         kurşun
                 erit-
                     -meğe
                            çağırıyorum.....

May
ıs 1930

Nazım Hikmet

     
















Kız Çocuğu

Kapıları çalan benim
kapıları birer birer.
Gözünüze görünemem
göze görünmez ölüler.

Hiro
şima'da öleli
oluyor bir on y
ıl kadar.
Yedi ya
şında bir kızım,
b
üyümez ölüçocuklar.

Sa
çlarım tutuştu önce,
g
özlerim yandı kavruldu.
Bir avu
ç kül oluverdim,
k
ülüm havaya savruldu.

Benim sizden kendim i
çin
hi
çbir şey istediğim yok.
Şeker bile yiyemez ki
kağıt gibi yanan
çocuk.

Çalıyorum kapınızı,
teyze, amca, bir imza ver.
Çocuklar öldürülmesin
şeker de yiyebilsinler.
1956

Nazım Hikmet

     
















Memleketimden İnsan Manzaraları


İkinci Bölüm
  I

Atlantiğin dibinde upuzun yat
ıyorum, efendim,  
                                Atlantiğin dibinde  
                                      dirse
ğime dayanmış.  
Bak
ıyorum yukarıya:  
bir denizalt
ı gemisi görüyorum,  
yukar
ıda, çok yukarıda, başımın üzerinde,  
y
üzüyor elli metre derinde,  
bal
ık gibi, efendim,  
z
ırhının ve suyun içinde balık gibi kapalı ve ketum.  
Orası camgöbeği aydınlık.  
Orda, efendim,
  
orda ye
şil, yeşil,  
orda
ışıl ışıl,  
orda y
ıldız yıldız yanıyor milyonlarla mum.  
Orda, ey demir
çarıklı ruhum,  
orda tepi
şmeden çiftleşmeler, çığlıksız doğum,  
orda d
ünyamızın ilk kımıldanan eti,  
orda bir hamam tasının mahrem
şehveti,  
mahrem
şehveti efendim,  
                        gümüş kuşlu bir hamam tasının  
ve koynuna ilk girdi
ğim kadının kızıl saçları.  
Orda rengarenk otlar
ı, köksüz ağaçları  
                        kıvıl kıvıl mahlukları deniz dünyasının,  
orda hayat, tuz, iyot,  
orda ba
şlangıcımız, Hacıbaba,  
                            orda başlangıcımız  
ve orda hain,
çelik ve sinsi  
                        bir denizaltı gemisi.  
400 metroya kadar s
ızıyor ışık.  
Sonra alabildi
ğine derin  
          alabildiğine derin karanlık.  
Yanlız ara s
ıra  
                  acayip balıklar geçiyor karanlığın içinde  
                                                            ışık saçarak.  
Sonra onlar da yok.
  
Art
ık dibe kadar inen  
     kat kat kalın sular kati ve mutlak  
                                   ve en dipte ben.  
Ben, upuzun yatıyorum, Hacıbaba,  
upuzun yatıyorum dibinde Atlantiğin
  
                                  dirseğime dayanmış,  
                                  bakıyorum yukarlara.  
Avrupa Amerika' dan Atlantiğin y
üzünde ayrıdır  
                                             dibinde değil.  
Gazgemileri gidiyor yukarda,
çok yukarda, birbiri peşi sıra.  
Omurgalar
ının altını görüyorum,    
                             omurgalarının altını.  
Dönüyor keyifili keyifli pervaneleri.  
Dümenleri ne tuhaf suyun içinde  
İnsanın tutup tutup kıvırası geliyor.  
K
öpekbalıkları geçti gemilerin altından,  
kar
ınlarını gördüm  
                 ağızları da orda.  
Gemiler
şaşırdılar birdenbire,  
herhalde k
öpekbalıklarından değil.  
Denizalt
ı gemisi bir torpil attı, efendim  
                                             bir torpil.  
Gemilerin d
ümenlerine baktım:  
tela
şlı ve korkaktılar.  
Gemilerin omurgalarında imdat arar gibi bir hal vardı,  
gemiler bir bıçak darbesinden en yumu
şak yerini  
                   karnını saklamak isteyen insanlara benziyorlardı.  
Denizalt
ılar birden üç oldular, derken, altı, yedi, sekiz.  
Gazgemileri d
üşmana ateş açarak  
insanlarını ve yüklerini suya döküp saçarak  
                                 batmaya ba
şladılar.  
Mazot, gaz, benzin,
  
tutu
ştu yüzü denizin.  
Bir alev deryas
ıdır şimdi yukarda akan,  
ya
ğlı ve yapışkan  
        bir alev deryası efendim.  
K
ıpkızıl, gömgök, kapkara,  
arzın ilk te
şekkülü hengamesinden bir manzara.  
Ve denizin y
üzüne yakın suyun içi allak bullak.  
K
öpürüp, dağılıp parçalanmalar.  
Yukardan dibe do
ğru inen gazgemisine bak.  
Gece uykuda gezenler gibi bir hali var:
  
                                              lunatik.  
Geçti karga
şalığı,  
girdi deniz d
ünyasının cennetine.  
Fakat durmadan iniyor.
  
Kayboldu
ıslak karanlıkta.  
Art
ık baskıya dayanamaz, parçalanır.  
ve dire
ği, efendim, bacası yahut  
                                   nerdeyse yanıma düşer.  
Yukarda insanla dolu denizin içi.  
Bir tortu gibi dibe
çöküyorlar  
                          tortu gibi çöküyorlar, Hacıbaba.  
Ba
ş aşağı, baş yukarı,  
uzan
ıp kısalıyor, bir şeyler aranıyor kolları bacakları.  
Ve hi
çbir yere, hiçbir şeye tutunamadan  
          onlarda iniyorlar dibe doğru.  
Birden bire bir denizalt
ı düştü yanıbaşıma.  
Par
çalanmış bir tabut gibi açıldı köprüüstü kaportası  
ve M
ünihli Hans Müller dışarıçıkıverdi.  
39 ilkbahar
ında denizaltıcı olmadan önce  
                            Münihli Hans Müller  
Hitler hücum kıtası altıncı tabur  
                         birinci bölük  
                              dördüncü mangada sa
ğdan üçüncü neferdi.  
M
ünihli Hans Müller  
        üçşey severdi:  
1-Altın köpüklü arpa suyu  
2-
Şarkı Prusya patatesi gibi dolgun ve beyaz etli Anna.  
3-Kırmızı lahana.
  
M
ünihli Hans Müller için  
                          vazife üçtü:  
1-
Çakan bir şimşek  
               gibi mafevke selam vermek.  
2-Yemin etmek tabancanın üzerine.  
3-Günde asgari üç çıfıt çevirip  
                           sövmek sinsilelerine.  
Münihli Hans Müller'in  
kafasında, yüre
ğinde, dilinde üç korku vardı:  
1-Der Führer.
  
2-Der Führer.
  
3.Der Führer.
  
M
ünihli Hans Müller  
sevgisi, vazifesi ve korkusuyla  
                            39 ilkbaharına kadar  
                                      bahtiyar  
                                            ya
şıyordu.  
Ve Vagneryen bir operada do sesi gibi heybetli
  
Şarki Prusya patatesi gibi dolgun ve beyaz etli  
                                                        Anna'nın  
tereya
ğı ve yumurta krizinden şikayet etmesine  
                                                        şaşıyordu.  
Diyordu ki ona:
  
-Bir d
üşün Anna,  
yepyeni bir manevra kayı
şı takacağım,  
p
ırıl pırıl çizmeler giyeceğim ben.  
Sen beyaz ve uzun entari giyeceksin,
  
balmumundan
çiçekler takacaksın başına.  
Tepemizde
çatılmış kılıçların altından geçeceğiz.  
Ve mutlak
  
hepsi erkek 12
çocuğumuz olacak.  
Bir d
üşün Anna,  
tereya
ğı, yumurta yiyeceğiz diye  
top, t
üfek yapmazsak eğer  
yar
ın 12 oğlumuz nasıl muharebe eder?  

M
ünihlinin 12 oğlu muharebe edemediler  
çünkü doğamadılar,  
çünkü henüz, efendim, Anna'yla zifaf vaki olmadan önce  
                                 bizzat harbe girdi Hans Müller.  
Ve
şimdi 41 sonbaharı sonlarında  
                                 dibinde Atlantiğin  
                                      benim karşımda durmaktadır.  
Seyrek sar
ı saçlarııslak,  
k
ırmızı sivri burnunda esef,  
        ve ince dudaklarının kıyılarında keder.  
Yanı ba
şımda durduğu halde  
y
üzüme çok uzaklardan bakıyor,  
İnsanın yüzüne nasıl bakarsa ölüler.  
Ben biliyoum ki, o bir daha g
örmeyecek Anna'yı,  
ve art
ık bir daha arpa suyu içip  
                 yiyemeyecek kırmızı lahanayı.  
Ben bütün bunları biliyorum, efendim,  
ama o bütün bunları bilmiyor.  
Gözü bir parça ya
şlı,  
silmiyor.
  
Cebinde paras
ı var,  
çoğalıp eksilmiyor.  
Ve i
şin tuhafı  
art
ık ne kimseyi öldürebilir  
ne de kendisi
ölebilir bir daha.  
Şimdi şişecek birazdan,  
y
ükselecek yukarıya,  
sular sallayacak onu
  
ve bal
ıklar yiyecek sivri burnunu.  

Ben
  
Hans Müller'e bak
ıp, Hacıbaba, bunları düşünürken  
yan
ımızda peyda oluverdi  
         Liverpul Limanından Harri Tomson.  
Gazgemilerinden birinde serdümendi.  
Ka
şları ve kirpikleri yanmıştı.  
G
özleri sımsıkı kapalıydı.  
Şişman ve matruştu.  
Bir kar
ısı vardı Tomson'un:  
tavan s
üpürgesi gibi bir kadın,  
tavan s
üpürgesi gibi, efendim, zayıf, uzun, titiz, temiz  
ve tavan s
üpürgesi gibi münasebetsiz.  
Bir o
ğlu vardı Tomson'un:  
alt
ı yaşında bir oğlan, Hacıbaba,  
tombul mu tombul, pembe beyaz, sar
ı papa mı sarı papa.  
Tuttum Tomson'un elinden.
  
A
çmadı gözlerini.  
"-Vefat ettiniz" dedim.
  
"-Evet " dedi, "
İngiliz imparatorluğu ve hürriyeti için:  
Can
ım isterse, harp içinde bile Çörçil'e sövmek hürriyeti  
ve can
ım istemese de aç kalmak hürriyeti uğruna.  
Fakat de
ğişecek hürriyette bu son bahis,  
harpten sonra art
ık işsiz ve aç kalacak değiliz.  
Plan
ı hazırlıyor Lordlarımızdan biri.  
Adalet: ihtilalsiz.  
Ben
İngiliz İmparatorluğu'nu dağıtmaya gelmedim, dedi Çörçil.  
Ben de ihtilal
çıkarmaya gelmedim:  
buna Kenterburi ba
şpiskoposu  
                  bizim tredünyonun reisi  
                              ve karım razı değil.  
Ay bek yur pardın.
  
        İşte bu kadar,  
                    nokta, son."  

Sustu Tomson.
  
Ve a
ğzını açmadı bir daha.  
İngilizler fazla konuşmayı sevmezler,    
                      hele hümoru seven ölüİngilizler.  

Tomson' la Müller'i yanyana yatırdım.  
Şiştiler yan yana,  
yan yana y
ükseldiler yukarı doğru.  
Bal
ıklar Tomson'u afiyetle yediler,  
fakat dokunmad
ılar ötekisine,  
Hans'ın etiyle zehirlenmekten korktular anla
şılan.  
Hayvan deyip ge
çme, Hacıbaba,  
sen de hayvans
ın ama  
                      akıllı bir hayvan...

Nazım Hikmet

      


















Salkımsöğüt

Akıyordu su
gösterip aynasında sö
ğüt ağaçlarını.
Salk
ımsöğütler yıkıyordu suda saçlarını!
Yanan yal
ın kılıçlarıçarparak söğütlere
ko
şuyordu kızıl atlılar güneşin battığı yere!
Birden
bire ku
ş gibi
               vurulmuş gibi
                            kanadından
yaralı bir atlı yuvarlandı atından!
Ba
ğırmadı,
gidenleri geri
çağırmadı,
bakt
ı yalnız dolu gözlerle
                 uzaklaşan atlıların parıldayan nallarına!

Ah ne yaz
ık!
           Ne yazık ki ona
d
örtnal giden atların köpüklü boynuna bir daha yatmayacak,
beyaz orduların ardında kılıç oynatmayacak!
  
Nal sesleri sönüyor perde perde,
atlılar kayboluyor güne
şin battığı yerde!
  
Atl
ılar atlılar kızıl atlılar,
atlar
ı rüzgâr kanatlılar!
Atlar
ı rüzgâr kanat...
Atlar
ı rüzgâr...
Atlar
ı...
At...

Rüzgâr kanatlı atlılar gibi geçti hayat!

Akar suyun sesi dindi.
Gölgeler gölgelendi
                    renkler silindi.
Siyah örtüler indi
                   mavi gözlerine,
sarktı salkımsö
ğütler
                       sarı saçlarının
                                       üzerine!

A
ğlama salkımsöğüt,
                            ağlama,
Kara suyun aynas
ında el bağlama!
                                         el bağlama!
                                                    ağlama!

1928


Nazım Hikmet

        

























 
Türk Köylüsü

Topraktan öğrenip
                      kitapsız bilendir.
Hoca Nasreddin gibi a
ğlayan
                       Bayburtlu Zihni gibi gülendir.
Ferhad'dır
               Kerem'dir
                               ve Keloğlan'dır.
Yol g
örünür onun garip serine,
analar, babalar umudu keser,
kahbe felek ona eder oyunu.
Çar
şambayı sel alır,
bir y
âr sever
                   el alır,
kanad
ı kırılır
                  çöllerde kalır,
ölmeden mezara koyarlar onu.
O,
«Yûnusû biçâredir
       baştan ayağa yâredir,»
ağu i
çer su yerine.
Fakat bir kerre bir derd anlayan d
üşmeyegörsün önlerine
ve bir kerre vakterişip :
                                «-Gayrık yeter!...»
                                                           demesinler.
Ve bir kerre dediler mi :
«
İsrafil sürunu urur
           mahlukat yerinden durur»,
topra
ğın nabzı başlar
                              onun nabızlarında atmağa.
Ne kendi nefsini korur,
                              ne düşmanı kayırır,
«Dağları yırtıp ayırır,
  kayaları kesip yol eyler âbıhayat akıtmağa...»

Nazım Hikmet

            
















Türküler

İnsanların türküleri kendilerinden güzel,
                                Kendilerinden umutlu,
                                Kendilerinden kederli,
                Daha uzun ömürlü kendilerinden.
Sevdim insanlardan çok türkülerini.
İnsansız yaşayabildim
                 Türküsüz hiçbir zaman.
Hi
çbir zaman beni aldatmadı türküler de.
T
ürküleri anladım hangi dilde söylenirse söylensin.
Bu dünyada yiyip içtiklerimin,
                              Gezip tozduklarımın,
                              Görüp i
şittiklerimin,
                              Dokunduklarımın, anladıklarımın
                                      Hiçbiri, hiçbiri,
                Beni bahtiyar etmedi türküler kadar...

Nazım Hikmet

                
















Vasiyet

Yoldaşlar, nasip olmazsa görmek o günü,
ölürsem kurtuluştan önce yani,
al
ıp götürün
Anadolu'da bir k
öy mezarlığına gömün beni.

Hasan beyin vurdurdu
ğu
           ırgat Osman yatsın bir yanımda
ve çavdarın dibinde topra
ğa çocuklayıp
k
ırkıçıkmadan ölen şehit Ayşe öbür yanımda.

Trakt
örlerle türküler geçsin altbaşından mezarlığın,
seher ayd
ınlığında taze insan, yanık benzin kokusu,
tarlalar orta mal
ı, kanallarda su,
ne kuraklık, ne candarma korkusu.

Biz bu türküleri elbette i
şitecek değiliz,
topra
ğın altında yatar upuzun,
            çürür kara dallar gibi ölüler,
topra
ğın altında sağır, kör, dilsiz.

Ama bu t
ürküleri söylemişim ben
                     daha onlar düzülmeden,
duymu
şum yanık benzin kokusunu
trakt
örlerin resmi bile çizilmeden.

Benim sessiz kom
şulara gelince,
şehit Ayşe'yle ırgat Osman
çektiler büyük hasreti sağlıklarında
belki de fark
ında bile olmadan.

Yolda
şlar, ölürsem o günden önce yani,
- öyle gibi de görünüyor -
Anadolu'da bir köy mezarlı
ğına gömün beni
ve de uyar
ına gelirse,
tepemde bir de
çınar olursa
ta
ş maş da istemez hani...

Barviha Sanatoryumu - 27.04.1953

Nazım Hikmet

           


















 
Yapıcılar türkü söylüyor,
yapı türkü söyler gibi yapılmıyor ama.
Bu iş biraz daha zor.
 
Yapıcıların yüreği
bayram yeri gibi cıvıl cıvıl,
ama yapı yeri bayram yeri değil.
Yapı yeri toz toprak,
çamur, kar.
Yapı yerinde ayağın burkulur,
ellerin kanar.
Yapı yerinde ne çay her zaman şekerli,
her zaman sıcak,
ne ekmek her zaman pamuk gibi yumuşak,
ne herkes kahraman,
ne dostlar vefalı her zaman.
 
Türkü söyler gibi yapılmıyor yapı.
Bu iş biraz daha zor.
Zor mor ama
yapı yükseliyor, yükseliyor.
Saksılar konuldu pencerelere
alt katlarında.
İlk balkonlara güneşi taşıyor kuşlar
kanatlarında.
Bir yürek çarpıntısı var
her putrelinde, her tuğlasında, her kerpicinde.
Yükseliyor
yükseliyor
yükseliyor yapı kanter içinde.
 
(1955, Moskova)
 
Abdullah DEMİREL dmrlabddmrl@hotmail.com